Türkiye kimin ameliyat masasında?

Yasir Kadıoğlu Eylem.com.tr için yazdı

"Türkiye'nin ve bölgede arkasında durduğu bütün yapıların açıkça saldırı altına alınacağı yeni bir döneme giriyoruz ve sanırım bu konsepti oluşturan odaklar, Türkiye'nin kurduğu oyunu ne pahasına olursa olsun bozacaklar."

2014 yılının Haziran ayında yazıldı bu ifadeler. Bir tesadüfün ya da bir tahminin eseri değildi. Türkiye'nin hem küresel odak hem de küresel hedef olduğunu görmek için esrarengiz konulara vakıf olmaya da beynelmilel istihbari sırları öğrenmeye de gerek yoktu. Fikri planda Türkiye'ye hiçbir zaman dost olmayanların pasif düşmanlıktan aktif düşmanlığa geçtiğini uluslararası uzantılara sahip iç mihrak operasyonlarından anlamak pek ala mümkündü.
 
Çok değil; birkaç ay evvel ülkenin tankları birileri tarafından yine bu ülkenin halkına ve halkın seçtiği hükümete karşı yürütüldü. Hükümet ve devlet  anlık reaksiyon gösteremeseydi belki de bugün Fetullah Gülen'in gölgesi olmak dışında herhangi bir vasfı bulunmayan yeni bir kabine tarafından yönetiliyor olacaktık. Darbe başarıya ulaşsaydı muhtemelen hiç tertip edilmeyecek terör saldırıları darbeyi savuşturan halkı ve ameliyata izin vermeyen devleti hedef almayacaktı. Ancak ne yaptılarsa bir şekilde olmadı. Türkiye'yi kim hedef alıyor sorusundan evvel daha büyük bir meseleyle karşı karşıyayız. Bu toprakları kim hedef alıyorsa ciddi bir öfke içerisinde. Bariz bir öfke olmaksızın bu kadar çılgınlaşmaları akla yatkın değil. Çünkü "Türkiye düşsün de birlikte ne düşerse düşsün" tavrı gittikçe barizleşiyor. 7 Şubat'tan bu yana meşru görünümlü bütün saldırılardan Türkiye daha güçlü çıktı ki bu netice haliyle beklenmiyordu.

Son bir buçuk ay, her birisi bir Cumartesi gününe ya da gecesine denk getirilen saldırılarla geçti. Önce Dolmabahçe'de polis vuruldu. Ertesi hafta idi yanılmıyorsam, bu kez Kayseri'de komandolar hedefti. Bir Cumartesi'yi Pazar'a bağlayan gece ise bu kez İstanbul'daki bir eğlence merkezi profesyonelce düzenlenen bir katliama sahne oldu. Cumartesi vurgusunu bir dine veya mistik bir bilgiye atıf için kullanmıyorum. Ancak ortada bir plan olduğu aşikar. Bilinçsiz, sistemsiz, sadece propaganda amacıyla yapılan veya askeri açıdan disiplinsiz saldırılarla karşı karşıya değiliz. Arkasında bir istihbarat aklı bulunan, bir sistem dahilinde ilerleyen ve propagandadan daha büyük bir neticeye yönelik bir süreç bu. 

En sonda söyleyeceğimizi başta da söyleyebiliriz: Türkiye, savaşa çekilmek istenmiyor artık. Türkiye'nin, savaşın içerisinde. II.Cihan Harbi'nde savaşa doğrudan dahil olmadan dengeyi kurması mümkündü ancak bu kez savaşın dışında kalabileceğimiz en küçük bir alan bulunmuyor. Türkiye'nin sırtını yine öz gücünden ibaret bir duvara dayamış durumda. Suruç patlamasından bu yana yaşadığımız hiçbir saldırı önlenebilir değildi. Öngörülebilirdi. Öngörüldü. Ancak önlenemezdi ve nitekim önlenemedi. Çünkü Türkiye artık örgütlerin değil devletler arası bir ittifakın ameliyat masasında.

Komplo ya da ihtimalden söz etmiyorum. Cari durumun ta kendisi bu. Nereden biliyoruz? Madde madde sıralayalım.

- Suruç saldırısından bu yana yaşadığımız terör saldırıların önemli bir kısmı örgütsel imkanları aşan kalitede mühimmatlarla düzenlendi. İstanbul Atatürk Havalimanı'ndaki saldırıdan beri ise artık profesyonel imkanlarla üretilmiş patlayıcı bileşenler kullanılıyor. TNT, RDX ve PETN başta olmak üzere oldukça hassas maddelerin kullanıldığı patlayıcı bileşenleri aynı zamanda askeri mühendislik standartlarıyla üretilmişti. Emniyet ve İstihbarat organları bu durumu aylar önce tespit ettiler.

- Yine Suruç saldırısından beri basit düzeyde diyebileceğimiz PKK saldırıları dışında TAK ya da IŞİD imzalı pek çok saldırı gördük. Bu saldırıların kullanılan mühimmatlar dışında ortak özelliği istihbari başarısıydı. PKK'nın üvey evladı gibi takdim edilen TAK'ın ya da Türkiye içerisinde çok derin bir yapılanmaya gitmesi mümkün olmayan IŞİD'in bu ölçekte istihbarat toplayabiliyor olması tuhaf. Çevik Kuvvet'in toplanma noktasını tam olarak kestirebilen, zamanlamayı mükemmel seviyede ayarlayabilen ve bu süreçte Türk istihbarat organlarından izole ciddi bir hazırlık yürütebilen bir örgütten söz ediyoruz. İstanbul gibi bir metropolde ve Türkiye gibi devlet bütünlüğünü koruyan bir ülkede bu nasıl başarılabildi? TAK denilen örgütün ya da bizzat PKK'nın bu seviyede bir istihbarata karşı koyma kabiliyeti var mı? Yahut yılbaşı gecesi İstanbul'da düzenlenen saldırının kurgusu ve oluşturacağı dehşet sadece IŞİD'in imalatı olabilir mi? Açık açık ifade etmemiz gerekiyor ki bu saldırıların sistemi ve akışı açıkça devletleri işaret ediyor.

- İstanbul Atatürk Havalimanı'na düzenlenen kompleks ve çok yönlü saldırıdan beri dikkatimi çeken bir husus var, o da saldırıların imzasızlığı. Eğer bu büyüklükte saldırıları gerçekten PKK ya da IŞİD düzenliyorsa kendi örgütlerinin başarısını kendi tabanlarına neden gürültülü şekilde servis etmiyorlar? Neden kuru bir üstlenmeyle geçiştiriliyor? Bu örgütler Türkiye'ye saldırmıyor demiyorum. Sadece bu örgütler açısından akla yatmayan bu suskunluğu anlamaya çalışıyorum. Yani işi üstlenen örgüt neden bu eylemlerin hazırlık süreçlerini içeren videolar ortaya koyamıyor? Bu kadar büyük eylemleri neden ayrıca kayıt altına aldırmıyor? Sıradan kır gerillası saldırılarını ya da Suriye'de en basit eylemini dahi savaşın ortasında kayıt altına alan bu örgütlerin hazırlık ve eylem süreçlerine dair tek bir video gören var mı?

- IŞİD, Türkiye'nin yakından tanıdığı bir örgüt. Türkiye'nin bu örgüte yardım ettiği iddiasını da içeren uçuk hikayeleri yayan gazeteci görünümlü operatörler bilmiyor ama Türkiye bu örgütle 2000'li yıllarından ortasından beri aktif olarak mücadele ediyor. Irak'ta ABD güçlerine karşı savaştığı dönemde adı henüz "Irak İslam Devleti" olan örgüt, Gaziantep'i bir geçiş üssü gibi kullanmak istiyordu ve Türkiye buna engel olmak için elinden ne geliyorsa yaptı. Bununla da kalmadı, o dönem ABD ile ciddi bir istihbari / askeri işbirliği yaptı. Bugün aynı örgüt farklı bir isim kullanarak Türkiye'ye karşı savaşıyor ve Batılı ülkelerin binlerce vatandaşı bu örgütün içerisinde. Ancak bildiğimiz kadarıyla ABD dahil hiçbir ülke Türkiye'ye bu konuda ciddi bir istihbarat verisi aktarmıyor. Yahut hiçbir devlet Türkiye'nin IŞİD ile savaşına askeri planda destek vermiyor. Dahası Türkiye'nin ihtiyaç duyduğu temel askeri mühimmatların satışına dahi engel konuluyor. En basitinden özel kuvvetlerin bütün dünyada kullandığı taktik kaskların dahi Türk askerine intikalinde sorun yaşanabiliyor. NATO üyesi ve NATO için Bosna savaşından beri kriz döneminde inisiyatif alan Türkiye bir süredir NATO açısından yok gibi. Hava savunma sistemlerinin güney sınırından çekilmesinin ardından Türkiye'ye yağan roketleri düşününce bu fotoğraf masumiyetini tamamen yitiriyor.

- 15 Temmuz süreciyle birlikte gördük ki Türkiye yalnız. Sadece Cumhurbaşkanı Erdoğan değil Türkiye de yalnız. Hatta milletin Erdoğan'ın arkasında olduğunu hesap edersek devlet olma yönüyle Türkiye, Erdoğan'dan da daha yalnız. Cumhuriyet kurulduğundan beri ilk kez Türkiye'nin hiçbir ciddi dostu yok. Dönemsel ve zaruri dostları var ancak stratejik olmayan bir dostu yok. Pakistan ve hatta Katar dahi kırılgan bir duruş sergilemeye meyyaller. Bir anlamda Arapların Saddam Hüseyin'i tek başına bıraktıkları I.Körfez Savaşı öncesi döneme benzer bir süreç söz konusu.

Bütün bunların üzerine daha detaylı birkaç madde daha yazılabilir ancak hakikati daha uzun ifade etmenin kimseye faydası yok. 15 Temmuz'dan sonra bunun bir son değil bir başlangıç olduğunu söylediğimde ümitsizlik pompaladığımı ya da pesimist olduğumu söyleyenler olmuştu. Oysa en başta da söyledim. O da bir tahmin değildi. 15 Temmuz, Türkiye'ye yönelik ABD - İngiltere operasyonunun başlangıcıydı. Obama'nın ABD'sinin bir bölümü ile Theresa May'in İngiltere'sinin tamamı, Türkiye'nin bölgesel bir dönüşümün önündeki en büyük engel olduğunun idrakinde. Moritanya'dan Moro'ya kadar bir coğrafyayı dizayn etmek için kurgulanan II.Dünya Savaşı sonrasının en büyük dönüşüm planı bu iki ülke tarafından uygulandı. Afganistan ve Irak Savaşı ile ciddi iki kavşak tutuldu. İran ile dahi çok yönlü bir bölgesel ittifak sağlanabildi. Ancak görünen o ki Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2002 yılından beri Batılı ülkeleri ciddi şekilde aldattı. Bu öfkenin ve Türkiye'ye yönelik açık saldırganlığın başka bir izahı bulunmuyor.

Unutmadan, okuyucularım iyi bilir; her fırsatta "Kraliçe'nin adamları" ya da "ABD'nin oyunları" denilmesinden hiç hazzetmem. Çünkü gerçeği komplo ile örtmek en başta akla ihanettir. Ancak bir fotoğrafı gördüğü halde görüneni reddedip başka bir mana yüklemek de aynı şekilde akla ihanettir. Türkiye - ABD ilişkilerinin gerilmesi ve İngiltere'nin Türkiye'ye yönelik soğuk diplomatik tavrının ardından bu saldırıların gelmesi, iki devleti arkasında açıkça devletlerin olduğu görülen saldırıların faili yapıyor. Faili değilse bile kuvvetli suç şüphesiyle aranan sanıkları yaptığı kesin.

Kendimizi hakim yerine koyarsak ve iki sanığı karşımızda varsayarsak sorulacak soru şudur: En büyük düşmanınız olduğunu iddia ettiğiniz ve Irak'ta İran ile yan yana savaştığınız IŞİD'e karşı Türkiye'nin yürüttüğü ciddi savaşa şimdiye kadar herhangi bir istihbari ya da askeri destek sundunuz mu? Müttefikiniz olarak tanımladığınız Türkiye'nin, kendisine yönelen teröre karşı doğal olarak hedef aldığı PKK / PYD güçlerine karşı Türkiye'ye en küçük bir yardımınız oldu mu?

Cevabı kocaman bir hayır. Bundan da ibaret değil. ABD de İngiltere de Türkiye'ye dahi vermediği bazı teknolojik harp araçlarını PKK'ya verdi. ABD ayrıca Kobani'nin hemen dibine bir askeri hava üssü konuşlandırdı. Eğer PYD'nin pilotlarını eğitip IŞİD'e karşı savaştırmayacaklarsa bu askeri üs kime karşı oraya konuşlandırıldı? PYD pilotlarını falan eğitmedikleri kesin. IŞİD'i vurmak için Kobani'de bir üsse de ihtiyaçları yok. Peki o üsten kalkan uçaklar nereyi vuracaklar?

Türkiye'yi bir köşeye itmiyorlar. Suriye'deki tıkanıklığın aşıldığı gün Türkiye'ye yönelik fiili operasyon başlayacak. Şimdilik ameliyat masasındayız. Eğer bu saldırılarla yapmak istedikleri anestezi tutarsa hemen sonrasında neşteri vuracaklar. Neşter meselesi ise bir yazıyla izah edilemeyecek kadar karmaşık.

DİĞER HABERLER

YORUM YAZ